5 Şubat 2026 itibarıyla Yeni START Anlaşması’nın hukuki geçerliliğini yitirmesi, küresel güvenlik mimarisinde elli yıllık denetim geleneğinin resmen sona erdiğini gösteriyor.
Bu durum, nükleer başlık kapasiteleri üzerindeki yasal sınırların kalkmasıyla birlikte stratejik bir belirsizlik döneminin kapılarını aralayan temel gelişme niteliğindeydi. Esasen, Washington ve Moskova arasındaki müzakere kanallarının tamamen tıkanması, sadece teknik bir uzlaşmazlığı değil, aynı zamanda nükleer caydırıcılık doktrinindeki köklü bir kırılmayı yansıtıyor.
Görünen o ki, tarafların yeni bir metin üzerinde mutabık
kalamaması, jeopolitik rekabetin artık silah kontrol rejimlerini taşıyamayacak
kadar ağırlaştığı bir süreci karşımıza çıkarıyor. Bu kopuş, nükleer silahların
niceliksel sınırlamasından ziyade, tarafların birbirine olan asgari güveninin
dahi buharlaştığı bir dönemin başlangıcı diyebiliriz.
İstihbari Körlük ve Stratejik Şantaj Denklemi
Rusya’nın nükleer cephaneliğini Ukrayna sahasındaki konvansiyonel tıkanıklığa karşı bir kalkan olarak konumlandırması, nükleer müzakerelerin bölgesel çatışmalara rehin verildiği bir tabloyu izliyor.
Bu stratejik hamle, NATO’nun toplam kapasitesini denkleme dahil etme çabasıyla birleşerek ABD üzerindeki baskıyı artırma amacı taşıyan bir hamle niteliğindeydi. Öte yandan ABD, ikili denge modelinden Çin’in de dahil olduğu üçlü bir kontrol mekanizmasına geçişi zorlayarak Pekin’in kontrolsüz büyümesini sınırlamayı hedefliyor.
Açıkçası, yılda 18 kez gerçekleştirilen yerinde denetimlerin ve veri değişimlerinin durması, taraflar arasında "İstihbari körlük" olarak tanımlanan tehlikeli bir boşluğu tetikliyor. Bu şeffaflık kaybı, rutin askeri faaliyetlerin veya basit bir füze testinin bile birer "ilk saldırı" hazırlığı olarak algılanma riskini besleyen bir zemin halindeydi.
Zaten denetim mekanizmalarının çöküşü, niyet okuma
zorunluluğunu beraberinde getirerek askeri planlamaları en kötü senaryoya göre
kurgulama mecburiyetini karşımıza çıkarıyor
Çok Kutuplu Yarış ve Doktrinel Kayma
Soğuk Savaş döneminde dahi titizlikle korunan "siyasi
krizler ile nükleer güvenliği ayrıştırma" ilkesinin terk edilmesi, küresel
istikrarın artık çok daha kırılgan bir zeminde ilerlediğini kanıtlıyor.
Bu durum, nükleer denetimin teknik bir süreçten ziyade
siyasi bir koz haline geldiğinin en somut kanıtı niteliğindeydi. Sayısal
sınırlamaların ortadan kalkmasıyla birlikte; hipersonik füzeler, otonom nükleer
taşıyıcılar ve uzay tabanlı sistemler üzerindeki niteliksel silahlanma yarışı,
savunma sanayii harcamalarında yeni bir momentumu beraberinde getiriyor.
Üstelik, büyük güçler arasındaki bu kontrolsüzlük, nükleer
eşikte bekleyen devletlerin kendi programlarını hızlandırmaları için uygun bir
jeopolitik boşluk yaratıyor. Bu boşluk, bölgesel güçlerin nükleer silaha erişim
iştahını kabartan stratejik bir teşvik halindeydi.
Caydırıcılık kavramının yerini yavaş yavaş "savaş
alanında kullanılabilir taktik nükleer silah" konseptine bırakması,
nükleer kullanım eşiğinin tehlikeli biçimde aşağı çekildiği bir süreci
yansıtıyor. Bu doktrinel kayma, sadece askeri bir tercih değil, aynı zamanda
küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir dönemin işaretiydi.
Sonuç olarak, 1972’den bu yana ilk kez nükleer güçler
üzerinde hiçbir yasal pranganın kalmaması, "istikrarlı rekabet"
döneminin kapandığını bizlere düşündürüyor. Mevcut manzara, öngörülemez çatışma
risklerinin arttığı ve nükleer diplomasinin yerini tamamen güç projeksiyonuna
bıraktığı bir gerçekliği masaya koyuyor.
Görünen o ki, Yeni START sonrası dönem, sadece silahların sayısıyla değil, bu silahların yarattığı stratejik sarsıntının yönetilemezliğiyle anılan bir süreç halinde ilerleyecek.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.